NECATİ EKMEKÇİOĞLU

İnsan Olmanın Kuralları
Doğarken dünyaya bir kullanma kılavuzu ile gelmediniz; aşağıdaki kurallar yaşamınızı daha iyi kılmak içindir.
1. Size bir vücut verilecektir. Onu beğenebilir ya da ondan nefret edebilirsiniz, ancak kesin olan bir şey varsa o da ömrünüzün geri kalanı boyunca ona sahip olacağınızdır.
2. Dersler öğreneceksiniz. "Yeryüzünde Yaşam" isimli tam zamanlı gayrı resmi bir okula kaydoluyorsunuz. Her kişi veya her olay birer Evrensel Öğretmen'dir..
3. Hatalar yoktur, yalnızca dersler vardır. Büyümek bir deneyim sürecidir. "Başarı" kadar "yenilgiler" de bu sürecin bir parçasıdır.
4. Bir ders öğrenilene kadar tekrar edilir. Bu ders, ta ki siz öğrenene kadar size çeşitli biçimlerde anlatılır -- ancak ondan sonra bir sonraki derse geçebilirsiniz..
5. Eğer kolay dersleri öğrenemezseniz bu dersler giderek zorlaşırlar. Dışsal sorunlar içsel durumunuzun kesin bir yansımasıdır. Içsel engelleri ortadan kaldırdığınız zaman dış dünyanız değişir. Acı, evrenin sizin dikkatinizi çekme şeklidir.
6. Davranışlarınız değiştiği zaman bir dersi öğrenmiş olduğunuzu anlarsınız.. Bilgelik egzersizdir. Bir şeyin bir parçası, hiç bir şeyin birçoğundan daha iyidir.
7. "Bura"dan daha iyi bir "orası" yoktur. "Orası" dediğiniz yer "burası" olduğu zaman gene "bura"ya kıyasla daha iyiymiş gibi görünen bir "orası" olacaktır."
8. Diğer insanlar yalnızca sizin aynanızdırlar. Diğer bir kişinin bir yönü sizin kendinizde sevdiğiniz ya da nefret ettiğiniz bir yönünüzü yansıtmadıkça onu sevmeniz ya da ondan nefret etmeniz mümkün değildir.
9. Yaşamınız size bağlıdır. Yaşam size tuvali sunar, resmi siz yaparsınız. Yaşamınıza sahip çıkın -- yoksa başkası sahip çıkacaktır.
10. Daima ne isterseniz onu alırsınız. Bilinçaltınız kendinize çektiğiniz enerjileri, deneyimleri ve insanları doğrulukla belirler, dolayısıyla ne istediğinizi bilmenin en güvenilir yolu neye sahip olduğunuzu görebilmektir. Kurbanlar yoktur, yalnızca öğrenciler vardır.
11. Doğru ya da yanlış yoktur, ama sonuçlar vardır. Ahlaki yaklaşımların faydası olmaz. Yargılamalar ise yalnızca davranış kalıplarını korumak içindir. Yalnızca yapabildiğinizin en iyisini yapın.
12. Cevaplar kendi içinizdedir. Çocukların başkalarının rehberliğine ihtiyacı vardır; bizler ise olgunlaştıkça "Ruhun Yasaları"nın yazılı olduğu kalbimize güveniriz. Bildikleriniz duyduklarınızdan, okuduklarınızdan ya da size söylenenlerden çok daha fazladır. Yapmanız gereken yegâne şey bakmak, dinlemek ve güvenmektir.
13. Tüm bunları unutacaksınız.
14. Ne zaman arzu ederseniz hatırlayabilirsiniz.
Yazar: Cherie Carter-Scott
"If Life is a Game, These are the Rules" adlı kitabından...

NECATİ EKMEKÇİOĞLU

Sessiz Gemi
Artık demir almak günü gelmişse zamandan
Mechule giden bir gemi kalkar bu limandan.
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol.
Rıhtımda kalanlar bu seyahetten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli,
Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.
Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
Bilinmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.
Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden.
Yahya Kemal Beyatlı

NECATİ EKMEKÇİOĞLU

BURSA NUTKU-KEMAL ATATÜRK
Şubat 1933'te Bursa Ulucami'de toplanan 100 kadar irticacı camilerde Türkçe ezan okunmasına karşı bir ayaklanma girişiminde bulunurlar. Ayaklanma kısa sürede bastırılır. Atatürk Bursa'ya gider. Çekirge yolu üzerinde bulunan bir köşkte akşam yemeği yenildiği sırasında bir kişi Atatürk'e ayaklanmayla ilgili olarak şöyle diyecek olur: "Bursa gençliği olayı hemen bastıracaktı, fakat zabıta ve adliyeye olan güveninden ötürü..." Atatürk hemen konuşmakta olan kişinin sözünü keser ve aşağıdaki konuşmayı yapar:Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, "Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır" demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, "Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir" diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, "demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek"Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, "ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.
"İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!
Mustafa Kemal Atatürk
Bursa, 5 Şubat 1933

NECATİ EKMEKÇİOĞLU

ANAHTAR
Konuşmak susmanın kokusudur.
Ya sus-git, ya konuş-gel, ortalarda kalma.
Yalan korkaklığın tortusudur.
Dürüst kaba ol, eğreti saygılı olma.
Özdemir Asaf

Nelere gayret ederim?

Ben "Bana göre" sözünü sık kullanmaya gayret ederim. Eh bir şeylere gayret ediyorsanız bunda bazı amaçlarınız olması gerekir.Benim amaçlarımdan birincisi; büyük matematikçinin izafiyet teorisinin insanın en üst düzeyde doğayı kavrama biçimini vurgulamak ve bunu silinmez bir biçimde düşünebilen beyinlere kazımaya çalışmaktır.İkincisi ise bununla bağlantılıdır ama sonrasında gelişir, eğer bu beyin bunu kavramışsa; gördüğü, okuduğu, bilinçli olarak seyrettiği her olayda, Her kişi;Kendi gelişim sürecinde,Olanıhangi mesafeden gördüğünü,hangi yönden gördüğünü,hangi yönden ışık aldığını,hangi tarafa gölge düştüğünü,veO sırada,aynı şeyleri veya şeyi görenin, yeteri kadar konsantre olup olmadığını ve bu konsantrasyonun yeterliliğini değerlendirdikten sonra,bu aynı şeyin kavranmasında, her beynin bir insan kafatası içinde o aynı olayı görünceye kadar birbirinden çok farklı şeyleri yaşam sürecinin her anında farklı yaşayarak bir sosyo-psikolojik yaklaşımla görüp yorumladığını anlatmak için kullanıyorum..Bu nedenle de ben; Okuduklarım, gördüklerim, yaşadıklarımdan sonra;BANA GÖRE; sözcüğü ile o ana kadar oluşmuş bilgi birikimi bütününü otomatik olarak birleştirerek,Genelde anlamlı ve düzgün bir şeyler söylerim..Birisinin bir konuda yazdığı veya söylediği –ki bunların stili birbirinden çok farklı olmalıdır-- benim oluşum sürecimdeki tüm deneyimlerim ve özellikle de gelişim düzeyim ile ilişkilidir..İşte bu nedenle de alıntılarla, benim ne anladığımı anlamayı da başkalarının anlamasını istemek"onların anlamamasını istemek"; yani ben bunu anladım "ne anladığımı yada anlatacağımı sizin bilmeniz gerekmez" demektir..Ve yine bu sebeple;Bana göre; alıntısız "sadece anladığı şeyi, konuya ilişkin bütün yaşamı boyunca kavradığı her şeyi,Birleştirerek anlaşılır biçimde anlatmalı" Çünkü ben; doğada insanlığın bir anlatma ürünü olduğumun bilincindeyim..Tüm bunların yanında yine bana göre ;Çeşitli dışsal sebeplerden anlatma ve anlama biçimlerini oturtmakta çeşitli sosyo - psikolojik sebeplerden tam gelişim tamamlanamamış olabilir . böyle bir durum vukuu bulduğunda ise terazinin anlamaya yönelik kısmına biraz daha ağırlık vererek anlatmayı olabildiğince ertelemekte her zaman fayda olacaktır. Ve dahi karşınızdaki kişi anlama sürecinde gelişmesi gereken kısımları da tembel bir eda ve bahaneler ile mümkün olduğunca ertelemiş ise çok anlatma gayreti içinde olmayıp kültürel yapısını anlama düzeyini yakalayana kadar bu yolda, yol haritası tarifleri ile yetinilmelidir. Üslup konusuna gelmeden öncede bence bu grubumuzda üzerinde bahis etmemiz gereken konulardan önemli bir hususu da oluşturan yazı dili-konuşma dili konusunda bir iki kelam etmek isterim.Bana göre;Yazı dili ile konuşma dili arasında önemli farklar vardır. Temel öğeleri farklıdır. Biri kelimelerden, diğeri seslerden oluşur. Yazı dilinin biçimi konuşma diline oranla çok daha dikkatli bir şekilde düzenlenmiştir. Konuşurken ve yazarken kullanılan sözcük dağarcığı tamamen aynı değildir. Yazı dilinin sözcük dağarcığı genellikle daha geniştir. Bundan başka, konuşma ve yazı dillerinin gramerleri farklıdır; bu iki yolla anlatımınızı farklı şekillerde yaparsınız. Ayrıca konuşma dilinde, yazı diline oranla daha fazla tekrar ve fazladanlık söz konusudur.Yazı dilinin konuşma diline göre kendisine yüklediği bir başka sorumluluk ise işlevinden kaynaklanır. Yazı dili ile bir şeyler anlatmak istiyorsanız , her zaman için geri dönüp hataları gözden geçirip düzeltme imkanınız mevcuttur. Yazı dilinin ‘’ağzımdan öyle çıkıverdi’’ diye bir bahanesi hiçbir zaman olamaz , yani patavatsızlığın yazı dilinde pek karşılığı yoktur olmaya çalışanları ise haddinden fazla yazan kişi için ağır ibarelerdir.Sözün özü konuştuğum gibi yazarım deyimi diyen için çok tehlikelidir.Yazı dilinin özelliklerinden birisi de üslûplarıdır. Üslûp, yazanın yazısına vurduğu gizli damgadır. Yazanın kişiliği, kültürel varlığı, hayatı algılayış ve yorumlayışı üslûbuyla yazısına yansır. Üslûp, iyi bir yazının omurgasıdır ve yazan hakkında birçok ipuçları bulundurur.Her yazının muhtemel okuyucularına karşı sorumlulukları ve ödevleri vardır. Yazı diline gerekli özeni göstermeden dili yarı dillilikle yazmak bir yönüyle iki yönlü dilsizlik demektir. Yani yazı dilinin yanında zaman içinde konuşma dilinde de üslup’u kaybedip iki yönlü dilsiz olunacağı anlamını taşır. Yazı dilinde uygun üslup ile yanlış anlamalar da ortadan kalkar. Yazı dilini hakkıyla kullanan hiç kimse diyemez ki ‘’Beni yanlış anlamışsın’’ hadi dedi farz edelim. Birileri de ona derki el-insaf kardeşim ‘’ Sen bunu hangi parmak-göz ilişkisi ile yazdın ve bu kadar yılda okuduğun buncacık şeyle yazmaya nasıl cesaret edebildin’’Kişilerde kültür yapısı yıllar itibarı ile sürekli içe doğru yapılması gereken önemli bir yatırım kalemidir. Yolun yarısını geçmiş kişilerde de gelmiş oldukları nokta da epey bir yol almaları beklenir. Ak’ım derken başka koyu renk öğelerden söz etmek hatta bunu yazı dili ile yapmanın yazı ve konuşma dilindeki en güzel karşılığı ‘’Densizlik’’ tir.

OKAN SOMER 1967-2007
GÖZLERDE BEKLEMENİN SONUSüresi belirsiz bir beklenti; o gençlik yıllarında ilk aşk ile başlayan hatıraları olmayan ve bir hatıraya daha değer yüklemeden, sonra yaşam süreci içinde zaman zaman akla gelen ama hep unutulan.Hayatın devinimlerinde içinde kimi zaman insanları bahtiyar ederken düşünülen kimi zaman küçük bir çocuk gülümsemesinde özlem duyulan…Annemin ağız dolusu oğlum deyişinde , babamın bana imkansızlık içinde yolladığı ilk mektubunda….İlk karnemde , mahallede paylaştığım simidimde………Sonraki nesillere hazırlamaya çalıştığımız dünya için meydanları doldururken üstümüze sıkılan her kurşundaki direncimizde……… daha tanımaya dahi fırsat bulamadığımız arkadaşlarımızı kaybederken yumruğumuzu emek hakkı için dik tutmaya çalışırken .Nazım da , Cansever de , Can Yücel de , Fikret te Özdemir Asaf ta …….. Umudu yarına yüklerken mücadeleden kaçmadan , her şey bitti dediğimiz de bir dost'un kolunda tekrar ayağa kalkarken….Sevgiye katık aramadan dostlarla garsona köfte piyaz söylerken..Gözlerde hep bu haberi alacağımız o sonu bekledik. O Baba olacağımız günü………..E be kardeşim biz bu günü çok bekledik Ama yine de sen hiç haber vermeden çıka geldin.Yaşam bu aralar biraz dağınık kusura bakma toparlarız . Yeter ki sen kızma Sen geldin ya Hoş geldin dünyamıza……

HOŞ GELDİN.

Okan Somer
SON KONUĞUMA MEKTUP
Canalıcıma,
Uykumdayken, kancıkçasına baskın verme!
Gelince de saygısız konuklar gibi oturup, yerleşip, siftinip çöreklenme!Seni bir müzmin tedirginlik olarak derime yapışmış, canıma sıvışmış olarak kendimde duymayayım.Düşün ki ben seni, varlığımın bilincine vardığımdan beri beklemekteyim. Bunca zamandır beklenen bir konuğa yaraşır bir saygınlıkla gel!Sana olan saygımı yitirtme bana. Gürültülü patırtılı gelme! Kimseler duymasın geldiğini. Bir sen bil, bir de ben bileyim yeter. Gelişin herkesleri ayağa kaldırmasın. Tam bana göre, bana uyan bir davranışla gel. Sessiz sessiz sürdürdüğüm, bunca yıllık yaşamıma yaraşacağı üzere suskun, susuk gel! Çünkü benim için geleceksin, beni almaya geleceksin, başkalarını tedirgin etmeye değil. Uykumda birden bastırma ki, bunca yıldan beri gelişini gözlediğim en gerçek ve en son konuğuma göstermem gereken saygıda bir eksikliğim olmasın. Saygı ile ayağa kalkıp seni buyur edeyim. Almak istediğini, sana onurla kendim sunarak vereyim. Bir yaşam boyu çektiklerimi az bulup, bana bir de sen çektirmeye kalkma! Her ne çektimse hepsine güler yüzle katlandım, onları salt kendim bildim. Üzünçlerimi kendime sakladım, sevinçlerimi el ile bölüştüm. Sonum da böyle olsun isterim. Bilirim, güçlüsün. Kimselere eğilmemiş başım, senin önünde eğilebilir; ama bunu bana yaptırma!Bana yaşamımı yadsıtıp, sonunda beni kendimden utandırma! Senin amansızlığından böyle bir yiğitlik bekliyorum, bana önünde baş eğdirtme! Güler yüzle gel, gülümseyerek karşılayayım seni...Dimdik yaşadım, sen de beni dimdik kucakla, al götür. Pusu kurma, arkamdan vurma. Ayakta karşılaşalım soylucasına... Öyle çelebicesine gel ki seninle gitmek için istekleneyim. Senin gelişinle ikimizin birden gidişi bir olsun. Şimdi var, şimdi yok olalım. Bekletme beni, elini çabuk tut. Her şey birdenbire olup bitsin.Sen öyle bir kesin gerçeksin ki, sana yalan da söylenemez. Bütün yaşamımda çağdaşlarımdan hiç birini kıskanmadığımı bilirsin; İyi yürekliliğimden değil, hiç birini kendimden büyük görmediğimden. Yine bilirsin, yaptıklarımla ya da yapmayı tasarlayıp yapamadıklarımla da böbürlenirim. Bana verdiğin mühlet içinde, tasarladıklarımı yapamadınsa, evet, suç kimsenin değil benim... Bu ceza yeter bana; çünkü acısını duyanlar için cezaların en ağırıdır. Herkes gibi ben da seninle ilk ve son olarak yalnız bir kez karşılaşacağım. Bu karşılaşmamız, nerede ne zaman, nasıl olsun diye, zaman zaman çok değişik istekler geçirdim içimden. Kahraman olmak istediğim dönemlerim oldu. Kahramanlık ilk savaşlarında ölmeyen, son savaşlarında da sağ çıkmayanlardır. Seninle son savaşımda karşılaşmayı istedim bir zamanlar. Savaşın, yaşam boyu sürdüğünü, yaşadıkça sonu olmadığını bilmiyordum. Sonsuzca süren bu savaşımın öyle bir yerinde gel, öyle bir güzel gel ki, sana gülümseyerek elimi uzatıp “merhaba!” diyebileyim. Bir zamanlarda uzun uzun yaşayıp bitkiselliği dönüşmeyi, bitkisel yaşamımda gelişini bile bilmemeyi istedim. Şimdiyse ne kahramanlık gösterisinde, ne bitkisel bitkinliğinde gelmeni istiyorum.Dilersen en beklemediğimi sandığın zaman gel. Beni hiç şaşırtmayacaksın, çünkü hep aklımdasın, beynimde bir kıymık gibi... Korkmadan bekliyorum gel!Nice yaşadımsa, seninle baş başa diş dişe döv üştüm. Birkaç kez yendiğim de yenildiğim de oldu. Canım ki en kutsal olan her şeyim benim, onu elbette bana yakıştığı gibi ayakta, saygı ile yiğitçe vermek isterim; teslim olmadan... Bir armağan gibi vermek canımı. Sen de, yeniğin kalemini-ki o kalem hep kılıçtı-teslim alırken iki elinle başının üstüne saygıyla kaldırarak al beni! Lekesiz arı-duru, yaşamı süresince hep kendi kendini arıtan bir cana saygılı ol, benim sana saygılı olduğum gibi. Kimselere demedim, sen de kendine of dedirtme bana. Ne kahramanlıkta, ne bitkisellikte, işte şimdi olduğum gibi bir sıra, elimde kalem;önümde kâğıtla daktilom, böyle bir zamanda gel!İstersen gece, istersen gündüz, istersen yazın, istersen kışın gel;Kapım da yüreğim de her zaman açık sana! Yeter ki kendi gözümde kendimi küçültme bana, kimseden su istetme. -Üstelik benim savaşım seninkinden çok daha yüce idi. Çünkü sen, sonunda nasıl olsa utkunun senden yana olacağını biliyordun. Oysa ben, sonunda nasıl olsa yenik düşeceğimi biliyordum. Yenileceğimi bile bile , ama hiç yenilmeyecekmişim gibi, beni yenecek olanın üstüne üstüne varmadım mı? Bir an olsun korktum mu, ya da kaçmayı düşündüm mü?Birazcık daha yaşayabilmek için, birazcık daha iyi yaşayabilmek için, bunca güzelim bu yeryüzü uğruna bile, sana bir kıpı ödün verdim mi? Yaşamayı hak etmeye çalıştığım gibi, ölümü de hak etmek istiyorum. Bu hakkı bana tanı! Çünkü bu sonsuz güzellikler açan güzelim dünyaya, ben de gücümce güzellikler katmaya çalıştım. Bir güzel ada, atlasta görünmeyecek denli küçük diye yok sayılabilir mi? Benim katkım da atlasta görünemeyecek denli küçük olsa da, var. Ne mi yaptım? Ortaçağ simyacıları taşı altına çeviremedi. Ama ben bir simyacıyım; göz yaşlarımı gülmeceye çevirerek dünyaya sundum.
Saygıyla, gel bekliyorum.
AZİZ NESİN
09/06/1974